İçeriğe atla
Şubat 15, 2012 / Çağ Gürle

KALINTI

Geçenlerde insanlık tarihiyle ilgili bir belgesel izledim.

Bir grup insan bir araya gelmiş toprağı kazıyorlardı ve bilmem kaç katman halinde kazılar yaparak geçmişin geride bıraktıklarını ortaya çıkarıyorlardı.

Buldukları şeyleri hayret ve merakla inceliyor ve onlara büyük bir sanat eserine dokunur gibi özenle ve büyük bir saygıyla dokunuyor, saklıyorlardı.

Geçmişte yaşanmış müthiş bir katliamın hatırası olarak bir iskelete saplanmış dev bir mızrak ucunu toprağın derinliklerinden çıkarıyorlar ve kavganın neyle ilgili olduğunu merak ediyorlardı; ya da kafası bedeninin geri kalanından koparılmış bir kız çocuğunun öldürülme sebebini, olayı sarmalayan koşulları ve durumları araştırıyorlardı.

Konular, izler, hatıralar son derece travmatik olmasına rağmen buldukları vahşet kalıntılarına müthiş derecede hassas davranıyor ve altın bulmuşcasına sakınıyorlardı.

Önce toprağı neden kazdıklarıyla ilgilendim.

Bazı kalıntıları bulmak ve geçmişin izlerini görmek için kazıyorlardı. Öyle sanıyorum ki bu merak, geçmişi, tarihi, insanlığın önceki dönemlerini anlama ihtiyacıydı. Anlama, nasıl yaşandıysa öylece kabul etme ve belki sonrasında bugün yaşananlara, şu anki durumumuza, bugün neden böyle hissettiğimize ışık tutacak bir iç görüye dönüştürme ihtiyacı.

Toprak, insanlık geçmişinin izlerini katmanlar halinde saklamış; her dönemin üzerini kendisinden sonraki dönemin izleriyle örtmüş; insan denen varlığın bugünü hangi koşulların gölgesinde yaşadığını anlatırcasına ilgilisine, meraklısına bonkörce sunuyordu.

Toprak, delilleri saklama hususunda öyle maharetli, öyle özenli ve öylesine sabırlı ki; milyon yıl öncesine dair izleri dahi harikulade biçimde muhafaza ediyor.

İzlerken beni bir düşünce aldı.

Beden de toprak gibi, hatta topraktan olma.

Kendi beden-zihin enstrümanıyla çalışmaya, yakınlık kurmaya gönül vermiş insanlar bilirler. Beden her olasılığa müsait ve açık olabilme yeteneğine sahip olduğu kadar, tam anlamıyla geçmişe dair hatıralar denizidir de aynı zamanda.

Tıpkı toprakta olduğu gibi; eğer zarifçe kazmaya, yani hislerle yakınlaşmaya, enerji olgusuyla çalışmaya başlarsanız, geçmişin bedenin katmanlarına gömüldüğünü, her baskın duygunun, her radikal hissin, her derin tecrübenin ve bazı düşünsel atıkların kalıntılarıyla dolu olduğunu görürsünüz. Yarım saat hareketsiz şekilde oturan herkes, bedeninde ve zihninde konuşmaya başlayan olgulara baksa, bunu görür.

Sonra kazış biçimleriyle ilgilendim.

Bu konuda eğitim görmüşlerdi. Neyi nerede arayacaklarıyla ilgili ince bir zeka ile kazıyorlardı. Ne bulacaklarıyla ilgili hem tahmin ettikleri şeyle karşılaşmaya hazırlardı hem de şaşırmaya hazırlardı.

Kazı yaparken bulacakları muhtemel kalıntılara zarar vermemek için müthiş derecede yavaş, ince eleyerek, ne yaptığını bilir fakat bir o kadar da beklenmedik bulgulara karşı uyanık şekilde kazıyorlardı.

İzlemeye devam ederken yine beni bir düşünce aldı.

Bizler de bunun için çalışıyoruz. Geleceğin olduğu gibi geçmişin de bu an’ın bir parçası olduğunu ve şu an burada halen yaşadığını bilerek bakıyoruz beden denen enerji alanına.

Geçmişin bu an’ın parçası haline gelmiş izlerini son derece özenli, incitmeden ve telaşsızca inceliyoruz. Bedenin dokularını hissettikçe, orada yaşamını sürdüren geçmişi görmek mümkün hale geliyor. Geçmişten kaçamıyoruz. Yaşanmış olgular belli bir frekans deseni halinde şu anki nefesimizde ve hislerimizde sürekli tezahür halindeler.
Çocukken aldığımız telkinler (başını dik tut, güçsüz görünme, iyi çocuk ol, bizi utandıracak bir şey yapma vs.) bedenimizde yaşıyorlar. Yok sayılmış korkularımız, ayıplanmış öfkelerimiz, bir şekilde utanç duyduğumuz derin ve sarsıcı hazlarımız nefes alış veriş biçimimizde saklılar.
Biz de geçmişi anlamak için kendimizi eğitiyor ve derinliklerini keşfe çıkıyoruz. Sahamız ise beden ve zihin. Kendi adımıza yaptığımız her araştırma, tüm insanlığın köklerine dönük bir kabul ve anlayış alanı açıyor.

Yoga’da araştırmamız, kendi kişiliğimizden aşkın biçimde insan denen varlığın mevcudiyetinin inceliklerini keşif niteliğinde.

Orada bir kişi kazıyor, tüm insanlık öğreniyor.

Daha sonrasında ise buldukları şeyle ilgilendim.

Dışarıdan baktığınızda yalnızca bir fosil, neredeyse çürümüş, işlevini kaybetmiş ve canlılığını yitirmiş bir bulgudan ibaret gözüküyor ve çok da iç açıcı değil. Ancak midemizi bulandıran şey bulgunun kendisi değil, işaret ettiği şey. Yaşanmış olayın vahametiyle karşılaşmak pek de hoş değil elbette; ancak bir kazıcı, bir araştırmacı bunu öyle bir aşkla yapıyor ki sanki elinde tuttuğu çürümüş obje dünyadaki en kıymetli şeymiş gibi.

Velhasıl beni bir düşünce daha aldı.

Geçmiş deneyimlerin izlerinin bazı birikintiler biçiminde bedenin derinliklerine istiflendiğini, nahoş hislerin beden dokularına gömülüp ya kontrol altında tutulduğunu ya da bir daha gündeme gelmesin diye başının kesildiğini biliriz. Karşılaşılmak istenmeyen olguların, tarihin derinliklerine gömülü kalması adına olayla ilgili tüm kanıtların yok edildiğini, kitapların yakıldığını, bilenlerin öldürüldüğünü de biliriz. Bunu huy edindik asırlardır.

Gerçekleri örtmek için eğitildik, kendi gölgemize benzeyen çocuklar yetiştirdik. Onların özgür hareketlerinden, serbest eylemlerinden, derin duygusal açıklıklarından, sonsuz cinsel güçlerinden ve bu gücün doğal eğilimlerinden öyle korktuk ki, onları kendimize benzettik.

Bizler o çocuklarız. Toprağı görülmemiş bir zarafetle ve gizemli bir merakla kazma cesaretini gösterecek nesilleriz.

Geçmiş denilen olgu sanıldığının aksine canlıdır. Şu an’ın bir parçasıdır. Ancak geçmiş, bu an’ın bir parçası olarak görülmez ise, gündem dışına itilirse, elbette korku salan bir hayalete dönüşecektir. Kimsenin görmek istemediği, köşe bucak kaçtığı geçmiş, bedenimizdir.
Bedendeki hislerle buluşmak, milyar yıllık evrimi hissetmek, organik canlılığı duyumsamaktır. Bu ne muhteşem bir şeydir, hepimiz için müsait olsa da yalnızca tadan bilir.

Tüm insanlığın tarihiyle, şahsi bedenimizin tarihi birbirine çok benziyor; çünkü aslında aynı şeyler.

Yoga, jimnastik hevesi geçtikten sonra leziz bir yaşamsal araştırma sahası sunar. Gerçekle yakınlaştırır. Gerçek rahatlatır. Yüzeye gelebilme şansı bulmuş her şey rahatlatır. Hissetmeye açık ve hazır olduğumuz an, o his azat olur. Duygular, düşünceler, hisler yalnızca dışarı boşalmak, uzaya karışmak ister. Onları yüzeye gelmemeleri için bedenin derinliklerine gömeriz. Ancak yok olmazlar, toprağı şekillendirmeye devam ederler. Ta ki; kendi yaşamı sırasında ya da çocukları veya torunları tarafından kazılana dek..

Yaşamın kökeninin sevgi olduğunu söylerler.

Anlıyorum ki; hoşa gitmeyen bir duruma ve geçmişten bu güne taşıdığımız acılara, yüzeye gelirken yaratacağı yanılsamalar geçtikten sonra, dik başlılığa ve duyarsızlığa kaçmadan dayanabilme ve tümüyle boşalıp yaşam okyanusuna karışana kadar onunla kalabilme gücümüz; mutluluğu kabul edebilme(sevgi) gücü ile aynı şey.

Bir kalıntı bize geçmişi değiştirme gücü vermiyor. Ama onu anlamak, sevgi denen kabul gücünü veriyor.

Kalıntılardan korkmak, sevgiden korkmak gibi, değil mi?
Bir kalıntı bize sevgiyi veriyorsa, onu içeride değil de, dışarıda aramaya gerek kalır mı?

Hisset, izin ver, kabul et.

Bu hem şeytan üçgenimiz hem de kutsal üçlememiz.
Yani iki yüzüyle, sevgi dediğimiz..

4 Yorum

Yorum yapın
  1. Özgür / Mar 9 2012 6:19 pm

    Arkanın, önün, yanın, her tarafın yumuşacık ve çok esnek olduğu bir yer var, bebeklik. Bebeğime bakıyorum, sukhasana kolay poz demek ise, onunkisi ayak parmaklarını ağzına sokmak olabilir mesela. Oturmayı öğreniyor, hop kapaklanıyor bacaklarının üstüne, sırtı dümdüz.. gıkı çıkmıyor.

    Hepimiz böyleydik, sonra yıllar boyu, saatlerce, sırada, masada, bilgisayar başında oturduk, otururken sıkıldık, kendimizi kastık, dertlendik ve bir yerlerimiz katılaştı. Şimdi yogayla açıldıkça çocukluk anıları aklımıza üşüşüyor, ayağının şurasına şöyle dokunabilince en son ayağının orasına öyle kolayca dokunabildiğin zamanı şıp diye hatırlıyorsun. İyisiyle, kötüsüyle..

    Böyle böyle bebek kafasına gider bu iş demek. Kelimelerin olmadığı yere.

  2. ozlem / Şub 24 2012 8:30 am

    yorumların birinde mi okumuştum, yazıların birinde mi görmüştüm emin olamıyorum, belki de sadece merak ettiğimden öyle düşünüyorum: ama aklımın bir köşesi “nefes” hakkında da yazacak diyor..
    bekliyorum..
    bu kalem yazarsa, nefes hakkında ne yazar merak ediyorum…

    keyifle okunuyorsunuz, teşekkürler

  3. elif / Şub 16 2012 3:07 pm

    kaz kendini ya da kas kendini:))

  4. aylin / Şub 16 2012 11:36 am

    Geçmişten kalan kalıntıların hepsi değerlidir bence. Büyümemize, gelişmemize, öğrenmemize vesile oldukları için değil sadece… Senin de yazdığın gibi içimizde dalgalan öfkeyi, zaaflarımızı, nefesimizi yani yaşadığımızı dolu dolu hissetmek için!

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 131 other followers